Trump-Şara görüşmesinden ne çıktı?

ABD Başkanı Donald Trump ile Suriye geçiş yönetimi lideri Ahmed Şara’nın Oval Ofis’te verdiği el sıkışma pozu, yalnızca sembolik bir fotoğraf değil. Bu zirve, Suriye’de savaşın ardından oluşan yeni düzeni, ABD’nin Suriye stratejisini ve bölgesel güç dengelerini aynı anda yeniden tanımlayan bir eşik niteliği taşıyor.
Suriye’de Esad rejiminin Aralık 2024’te devrilmesiyle başlayan geçiş süreci, Washington’daki bu buluşmayla uluslararası alanda yeni bir aşamaya geçti. 1946’daki bağımsızlıktan bu yana ilk kez bir Suriye devlet başkanının Beyaz Saray’a resmî ziyaret gerçekleştirmesi, hem Şam açısından hem de ABD politikası bakımından tarihsel bir kırılma anlamına geliyor.
Trump’ın, kısa süre önceye kadar ABD’nin terör listesinde yer alan eski cihatçı komutanı “güçlü lider” sözleriyle övmesi ve Suriye’nin “çok başarılı bir ülke olabileceğini” söylemesi, bu ziyareti kişisel kimliklerin ötesinde, stratejik bir yatırım olarak okuma gereğini ortaya koyuyor.
Güvenlik boyutu: Suriye, DEAŞ karşıtı koalisyona katılıyor
Zirvenin merkezinde güvenlik dosyası vardı. ABD’li yetkililer ve Şara’nın Fox News röportajındaki açıklamaları, Suriye’nin ABD öncülüğündeki Deaş Karşıtı Koalisyon’a katılacağını doğruluyor. Böylece Şam, koalisyonun 90. üyesi olacak.
Bu karar, birkaç açıdan dikkat çekici. Birincisi, Deaş, 2014–2017 arasında Suriye ve Irak’ın yaklaşık üçte birini kontrol eden, toprak hâkimiyetine dayalı bir örgüttü. Aynı coğrafyanın bugün, eski bir El Kaide komutanının yönettiği Suriye devleti üzerinden ABD ile ortak Deaş karşıtı çabaya dâhil olması, sahadaki güç ilişkilerindeki dönüşümü çarpıcı biçimde gösteriyor.
İkincisi, Şara’nın Fox News’e verdiği demeçte, 10 yıl boyunca deaş’a karşı savaştıklarını vurgulaması, ABD askerî varlığını “gerekli ama koordinasyon gerektiren” bir unsur olarak tanımlaması ve “DEAŞ’la mücadele için ABD ile anlaşmaya varmamız gerekiyor” demesi, bu yeni güvenlik ortaklığını içeriden meşrulaştırma çabasını yansıtıyor.
Bu çerçevede Suriye Demokratik Güçleri (SDG) dosyası ayrı bir ağırlık kazanıyor. Türkiye için PKK/YPG uzantısı olarak görülen örgüt, yıllardır ABD’nin sahadaki ana ortağıydı. Şimdi, Washington’un hedefi, SDG’yi Şam’la kurulacak yeni ulusal güvenlik mimarisi içine yerleştirmek; Ankara’nın önceliği ise bu yapının PKK çizgisinden koparılması ve ülkenin üniter yapısını tehdit etmeyecek bir forma sokulması.
Buna paralel olarak, ABD arabuluculuğunda yürüyen Suriye–İsrail gerilimi azaltma görüşmeleri de zirvenin arka planındaki önemli kalemlerden biriydi. Şam, İsrail hava saldırılarının durdurulmasını ve Suriye’nin güneyine giren İsrail birliklerinin çekilmesini istiyor. ABD ise bunu hem bölgesel istikrar hem de genişletilmiş İbrahim Anlaşmaları perspektifinden okuyor.
Şara, Fox News’te şu anda İsrail ile doğrudan müzakere yürütmediklerini, Aİbrahim Anlaşmaları’na katılmayacaklarını söylüyor; ancak Trump’ın bu alanda rol oynayabileceğini belirtmesi, kapının tamamen kapanmadığını da gösteriyor.
Sezar Yasası, yaptırımlar ve yeniden inşa
Zirvenin ikinci büyük dosyası ekonomi ve yaptırımlardı. Beyaz Saray’daki görüşmelerle eş zamanlı olarak ABD Hazine Bakanlığı, Sezar Yasası kapsamındaki Suriye yaptırımlarının 180 gün boyunca kısmen askıya alındığını açıkladı. Rusya ve İran bağlantılı işlemler bu gevşetmenin dışında tutuluyor; dolayısıyla Sezar rejimi tamamen kalkmış değil, dönemsel nefes alma aralıklarıyla sürdürülen bir baskı aracı niteliğini koruyor.
Dünya Bankası, Suriye’nin yeniden inşası için en az 216 milyar dolarlık bir kaynak ihtiyacına işaret ediyor. Yıllara yayılan savaşın yıktığı altyapının, sağlık ve eğitim sistemlerinin, enerji şebekesinin ayağa kaldırılması için dış yatırım ve finansmana erişim Suriye için hayati.
Bu noktada Şara, hem Washington’da hem medya karşısında Suriye’yi “ABD için jeopolitik açıdan önemli ve özellikle enerji alanında yatırım fırsatları sunan bir ülke” olarak anlatıyor; ülkesinin küresel finans sistemine geri dönüşünü önceliklendirdiğini vurguluyor.
Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın açıklamaları da bu tabloyu tamamlıyor. Fidan, Sezar Yasası’nın geçici askıya alma kararlarıyla değil, tamamen kaldırılarak Kongre’den çıkarılacak yeni bir düzenleme ile ortadan kaldırılması gerektiğini açıkça ifade ediyor.
Bu üçlü tablo, tarafların temel hedeflerini netleştiriyor:
- ABD, Suriye’yi Rusya–İran ekseninden kısmen uzaklaştırıp yeniden inşa sürecini Batı ve bölgesel müttefikler üzerinden şekillendirmek istiyor.
- Şam, yaptırım rejiminden kurtularak uluslararası finans sistemine dönmeyi ve iç meşruiyetini ekonomik toparlanmayla güçlendirmeyi hedefliyor.
- Ankara, hem yeniden inşa sürecinden ekonomik pay almak hem de güvenlik hassasiyetlerini (PKK/YPG, mülteci dönüşü, sınır güvenliği) bu yeni çerçeveye dâhil etmek için süreci destekliyor.
Türkiye’nin pozisyonu: Toprak bütünlüğü ve “altın oran” arayışı
Şara’nın Washington ziyaretinin, Hakan Fidan’ın Beyaz Saray’daki temaslarıyla çakışması, Ankara’nın sürecin dışında kalmak istemediğini ortaya koyuyor. Fidan, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Suriye Dışişleri Bakanı Esad Hasan Şeybani ile gerçekleştirdiği görüşmenin ardından yaptığı açıklamalarda, birkaç noktayı özellikle öne çıkardı.
Birincisi, Suriye’nin güneyindeki Süveyda ve kuzeyde SDG kontrolündeki bölgeler başta olmak üzere, ülkenin farklı bölgelerinde yaşanan sorunların “dikkatle yönetilmemesi hâlinde Suriye’yi parçalanma riskiyle karşı karşıya bırakabileceği” uyarısı.
İkincisi, Fidan’ın “altın oran” diye tarif ettiği denge: Suriye’de herkesin can ve mal güvenliğinin sağlanması, etnik ve dini grupların baskı altında olmaması ama aynı zamanda hiçbir yapının da ülkenin toprak bütünlüğüne tehdit oluşturmayacak bir noktaya yerleştirilmesi gerektiğini vurgulaması.
Son olarak Fidan, Şara–Trump görüşmesinin bir bölümüne Türkiye tarafının da dâhil edildiğini ve Trump’ın Suriye meselesine yaklaşımını “yapıcı” bulduklarını ifade ederek, yeni dönemde üçlü bir koordinasyon zemininin mümkün olduğuna işaret ediyor.
Türkiye açısından bakıldığında, bu süreç üç temel hedefle bağlantılı: sınır güvenliğinin kalıcı biçimde sağlanması, yüzbinlerce Suriyeli mültecinin geri dönüşü için asgari koşulların oluşması ve SDG’nin Suriye ordusuna entegre edilmesi.
Rusya, İran ve “çok yönlü” dış politika arayışı
Şara’nın Beyaz Saray ziyaretinden kısa süre önce Moskova’ya giderek Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le görüşmesi, Suriye’nin bir gecede eksen değiştirmediğini açıkça gösterdi. Tartus’taki Rus deniz üssü varlığını sürdürüyor; Moskova, sahadaki etkisini koruyor.
Hem CNN hem bölge uzmanlarının değerlendirmelerinde, Şara yönetiminin dış politikasına “taraf seçmeyen, çok yönlü denge” tanımı yapılıyor. Bir yanda ABD ve Avrupa ile normalleşme ve yatırım arayışı; diğer yanda Rusya ile askeri–siyasi ilişkilerin sürdürülmesi; bölgesel düzlemde ise Türkiye ve Suudi Arabistan gibi aktörlerle yakınlaşma çabası.
Washington için Suriye bu nedenle hem stratejik bir fırsat hem de ciddi bir risk. Fırsat, Suriye’yi İran etkisinin görece azaldığı, daha çok Batı ve bölgesel müttefiklerle işbirliği yapan bir aktöre dönüştürme ihtimalinde yatıyor. Risk ise, iç dengelerin kırılganlığı ve Şara’nın geçmişi nedeniyle bu yatırımın ileride ABD’nin normatif ve siyasi kredibilitesini zedeleyebilme potansiyelinde.
Meşruiyet tartışması: Cihatçı geçmişten “devlet adamı” imajına

Ziyaretin en tartışmalı boyutunu, Şara’nın kişisel geçmişi oluşturuyor. El Kaide’nin Suriye kolunu yönetmiş olması, Heyet Tahrir eş-Şam’ın liderliği, ABD güçlerine karşı Irak’ta savaşmış olması ve savaş yıllarında sahada yaşanan ihlaller, bugün yeniden tartışılıyor.
Şara, son röportajlarında bu geçmişi “geride kalmış bir dönem” olarak çerçeveliyor. 11 Eylül saldırıları döneminde 19 yaşında olduğunu, karar mekanizmalarının parçası olmadığını, El Kaide ile yollarını ayırdığını ve bugün önceliğinin Deaş ve benzeri yapılarla mücadele, devlet inşası ve yatırım çekme olduğunu söylüyor.
Buna karşın insan hakları örgütleri ve bazı analistler, HTŞ’nin geçmişteki mezhepsel şiddet eylemleri ve sivil kayıplar konusunda hesap verilebilirlik mekanizmaları kurulmadan bu tür bir “rehabilitasyonun” ciddi riskler taşıdığı görüşünde.
Dolayısıyla Trump–Şara buluşması, yalnızca bir normalleşme adımı değil; küresel terörle mücadele söyleminin de esnemesi anlamına geliyor. Dün “terörist” olarak tanımlanan bir aktörün bugün stratejik ortak olarak kabul edilmesi, sahadaki gerçeklikleri yansıtırken, uluslararası normlar açısından yeni bir tartışma alanı açıyor.
Trump–Şara zirvesi, Suriye’de Esad sonrası dönemin, ABD’nin Ortadoğu stratejisinin ve bölgesel dengelerin nereye evrileceğine dair temel soruları yeniden gündeme taşıyor:
- Sezar rejiminin kademeli gevşemesi, Suriye’de kapsayıcı ve hesap verebilir bir düzeni mi teşvik edecek, yoksa eski güç ilişkilerinin yeni isimler altında yeniden üretimine mi hizmet edecek?
- Türkiye, ABD ve Suriye dışişleri bakanlarını bir araya getiren yeni üçlü zemin, SDG, İdlib, Süveyda ve İsrail sınırı gibi dosyaları aynı anda yönetebilecek esnekliğe sahip mi?
Bugün için tablo, Washington’un Ahmed Şara’ya ciddi bir stratejik kredi açtığını gösteriyor. Bu kredi, Suriye’de görece istikrar, sınırlı ama sürdürülebilir bir ekonomik toparlanma ve çok yönlü dış politika ile geri ödenirse, ABD açısından önemli bir jeopolitik kazanıma dönüşebilir.
Ancak iç istikrarsızlık, mezhepsel gerilimlerin yeniden canlanması, ekonomik çöküş veya yeni bir otoriter konsolidasyon ihtimali masadan kalkmış değil. Bu durumda, “eski cihatçı, yeni ortak” formülü, ABD’nin pozisyonunu zorlayabilir.
Trump–Şara zirvesi bu nedenle, yalnızca bugünün manşeti değil; Suriye’nin geleceği, Türkiye’nin güvenlik hesapları, İsrail’le muhtemel yeni dengeler ve İran–Rusya etkisinin sınırları hakkında açılmış, yanıtı henüz netleşmemiş uzun bir cümlenin başlangıcı olarak okunmalı. Bu cümlenin nasıl tamamlanacağı, önümüzdeki aylarda Sezar yaptırımlarının akıbeti, SDG’nin yeni rolü, İsrail ile gerilimi azaltma adımları ve içerde adalet–hesap verilebilirlik mekanizmalarının kurulup kurulamayacağıyla doğrudan bağlantılı olacak.
Yorum bırakın