Yazan: ENVER KAPTANOĞLU

Bu görsel yapay zeka ile üretilmiştir.
ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü bu mücadele, kağıt üzerinde bir ittifak gibi görünse de, derine indiğinizde bunun aslında tamamen İsrail’in savaşı olduğunu görürsünüz. Tel Aviv, kartlarını çoktan açık oynadı: Nihai hedef, İran’daki rejimin tepe kadrosunun tasfiyesi ve topyekûn bir rejim değişikliği. Bölgede bir noktada silahlar susabilir, geçici ateşkesler ilan edilebilir; ancak İsrail, Tahran’daki yapıyı çökertme hedefinden asla vazgeçmeyecektir. İran rejimi de bunu, haklı olarak, bir varoluş savaşı olarak okuyor.
Peki, bu denklemde ABD neden “kazanamaz”? “Kazanmak”, en yalın tanımıyla, belirlediğiniz hedeflere ulaşmaktır. İsrail’in amacı net: İran’ın askeri ve teknolojik kapasitesini felç etmek, mümkünse devleti çökertmek.
Soru şu: Washington ne istiyor?
Bunu Washington’da, kimsenin bildiğini sanmıyorum. Trump, başlangıçta bu savaşı “İran halkının özgürlüğü” için bir mücadele olarak sundu. Savunma Bakanı adayı Hegseth ise tam tersini söylüyor; bunun bir rejim değişikliği savaşı olmadığını, “demokrasi inşa etme çabası” içermediğini vurguluyor. Dışişleri Bakanı Rubio’ya bakarsanız, amaç sadece füzelerden ve donanmadan kurtulmak.
Eğer bir savaştan ne beklediğinizi bilmiyorsanız, o savaşı kazanamazsınız. Hedef İran’ın füze ve İHA gücünü yok etmekse, bu beyhude bir çaba. İran bu teknolojiyi tamamen yerli imkanlarla üretiyor; dolayısıyla yeniden yapacaktır. Yok eğer gaye rejim değişikliğiyse, bu ancak karadan bir istila ile mümkündür. ABD’nin bölgede böyle bir gücü yok, İran içindeki hiçbir ayrılıkçı grup da bu yükü sırtlayamaz. Velev ki rejim düştü; oraya otomatik olarak demokrasi gelmeyecek. Bölgedeki tecrübelerimiz gösterdi ki, hiçbir ABD füzesi ya da saldırısı bugüne kadar demokrasi getirmedi.
Trump’ın kafasındaki senaryo, muhtemelen Venezuela’daki gibi, kısa ve gösterişli bir zaferdi: Tepedeki ismi ortadan kaldır, ateşkesi sağla ve zafer ilan et. Bu planın işlemediği aşikâr. Artan riskleri hesaba kattığımızda ise tablo çok daha karanlıklaşıyor.
İlk ve en büyük sistemik şok, Hürmüz Boğazı’nın kapanması oldu. Kapasitesi çok daha sınırlı olan Husiler bile, sadece füze ve İHA’larla Kızıldeniz’deki küresel trafiği kilitlemeyi başarmıştı hatırlayacaksınız. İran Devrim Muhafızları’nın yeteneklerinin Husilerden katbekat üstün olduğu su götürmez bir gerçek. Dünya enerji arzının dörtte biri, küresel gübre ticaretinin devasa bir kısmı Hürmüz’den geçiyor. Bu boğazın uzun süreli kapanması, küresel enerji ve gıda fiyatlarında enflasyonist bir patlamaya yol açar, dünya genelinde bir domino etkisi yaratır.
Buna Körfez ülkelerinin karşı karşıya olduğu riskleri de ekleyin. Bu petrol zengini ülkelerin istikrarı bozulursa, tetiklenecek küresel zincirleme reaksiyonun boyutunu ölçmek imkansız. Hedeflerinize ağır bir bedel ödeyerek ulaşmak bir şeydir; çok ağır bir bedel ödeyip yine de hedeflerinize ulaşamamak ise bambaşka bir felakettir.
Hadi diyelim ki İran’da rejim bir şekilde “düşürüldü”. Ortaya çıkacak kaosu kim yönetecek? güç boşluğunun yarattığı vakumu kim dolduracak?
Unutmayalım ki, ABD Irak’ta Saddam Hüseyin’i devirdiğinde aslında İran yönetiminin hem Irak’ta hem de Bölgede beklenmeyecek şekilde güçlenmesine neden oldu.
ABD için bu; net bir hedefi olmayan, hiçbir stratejik fayda sağlamayan, buna karşın İran’daki yıkım ve can kaybından bağımsız olarak muazzam sistemik riskler barındıran bir savaş.
Gerçek şu ki, bu savaş, Avrupa’nın baş düşmanı Putin için gökten inen bir nimettir. Büyük bir enerji ihracatçısı olan Rusya, artan petrol fiyatları sayesinde, savaş makinesinde çatlakların oluşmaya başladığı bir dönemde Ukrayna’daki savaşı tek başına finanse edebilir. Bu durum Avrupa için tam bir felaket senaryosudur.
O halde sormak lazım: Durum bu kadar açıkken, ABD neden bu savaşın içinde?
Çünkü Washington’daki liderlik kalitesi düşük ve İsrail’e göbekten bağımlı hale gelmiş durumda. Bu savaşın ne ABD ne de Avrupa için mantıklı bir izahı var. Bu sadece İsrail’in savaşı. Netanyahu, Trump’ı geçmişte iki kez savaşa sürükledi, fırsatını bulursa yine yapacaktır. İsrail’in jeopolitik stratejisi, ABD’nin veya Batı’nın çıkarlarıyla uyumlu değil; aksine, onları baltalıyor. Sürekli savaş başlatıp müttefiklerini de bu bataklığa çekmeye devam edecekler. Batılı liderler henüz bunu yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyor ancak İsrail, stratejik bir müttefik olmaktan çıkıp jeopolitik bir yük haline gelme yolunda hızla ilerliyor.
Aslında ABD’deki savaş karşıtlığının temel dinamiği de bu tespittir: “Trump’ın bir tuzakla savaşa çekildiği” söylemleri. İsrail; ABD’nin iç karışıklığıyla, Avrupa’nın güvenliğiyle ya da küresel risklerle zerre kadar ilgilenmiyor. Tek odaklandıkları nokta, İran’da azami yıkım, yıpratma ve tahribat yaratmak. Bu İsrail’in savaşı ve günün sonunda hâlâ zafer ilan edebilirler. Ancak diğer herkes, istisnasız kaybedecek.
Washington’un okuyamadığı bir diğer kritik nokta da, İran rejiminin yapısı. Saddam’ın Irak’ı ya da Esad’ın Suriye’si gibi tek bir liderin dar çevresine dayalı bir yapıdan bahsetmiyoruz. Devrim Muhafızları da sadece bir ordu değil; sistemi korumakla görevli, bazı tahminlere göre İran ekonomisinin yarısını kontrol eden devasa bir askeri-ekonomik imparatorluk.
Rejimin tökezlemesi ya da bütünlüğünü kaybetmesi gibi ihtimalindeDevrim Muhafızları fiilen yönetime el koyar.
Böyle bir senaryoda Devrim Muihafızları, “isyancı” moduna geçerek komuta merkezlerini adem-i merkeziyetçi bir yapıya kavuşturur. Her hücre kendi savaşını yürütmeye, kendi kararlarını almaya başlar. Ve DMO bu savaşı varoluşsal bir tehdit olarak gördüğü sürece, gerilimi düşürmek için hiçbir nedeni, tırmandırmak içinse her türlü motivasyonu olacaktır. Bu sadece ideolojilerinin değil, hayatta kalma dürtülerinin de bir sonucudur.
Eğer rejim tökezlerse, kaos İran sınırları içinde kalmaz. Bu rejim, sessiz sedasız sahneden çekilecek bir yapı değil. İşte bu durum, Körfez ülkeleri için tüm denklemi değiştiriyor. Bölgedeki hiç kimse, özellikle de ABD üslerine ev sahipliği yapan ve on yıla aşkın süredir İran’a karşı sessiz bir ittifak yürüten Körfez ülkeleri, bu savaşı istemiyordu. Suudi Arabistan’ın savaşı desteklediğine dair sızıntılar oldu ancak bu muhtemelen İsrail’in dezenformasyonuydu. Riyad ve Tahran’ın yakın zamanda yeniden ilişki kurup büyükelçilik açtığını unutmamak lazım.
İran Devrim Muhafızları, Körfezde hem askeri hem de savunmasız sivil ve ekonomik hedeflere (havaalanları, petrol sahaları) saldırdı. Gerilimin daha da tırmanması; gemilerin, su arıtma tesislerinin ve yerleşim merkezlerinin vurulmasına yol açıyor.
Bu, “karşılıklı güvence altına alınmış yıkım” stratejisi; yani hasarın herkes tarafından paylaşılmasını sağlamak.
Körfez ülkeleri, topraklarının İran’a saldırı için kullanılmasına itiraz ettiler ancak bu tartışmalı bir konu; hâlâ ABD üslerine sahipler ve tarafsız değiller, ABD müttefikiler.
Yorum bırakın