“Açık konuşayım: Biz bir geçiş sürecinde değil, bir kopuşun tam ortasındayız.“

ilk “Kral çıplak” diyen Kanada Başbakanı Mark Carney oldu.
İsviçre’nin Davos şehrinde düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’nda yaptığı konuşmada mevcut küresel düzenin aslında ne olduğunu anlattı, ve bu düzenin artık çöktüğünü, dünyanın yeni bir düzene geçişin ortasında olduğunu itiraf etti. ABD’ye meydan okudu.
30 Dakikalık konuşmasının türkçe halini aşağıda paylaşıyorum. Metnin orjinalinin bulunduğu linki de yazının en sonuna koyacağım.
***

“Bugün sizlerle dünya düzenindeki kopuştan, hoş bir anlatının sona erişinden ve büyük güçler arasındaki jeopolitiğin artık neredeyse hiçbir sınıra tabi olmadığı sert bir gerçekliğin başlangıcından söz edeceğim.
Ancak aynı zamanda şunu da ileri sürüyorum: Kanada gibi orta ölçekli güçler, sanıldığı gibi güçsüz değildir. İnsan haklarına saygı, sürdürülebilir kalkınma, dayanışma, egemenlik ve devletlerin toprak bütünlüğü gibi değerleri esas alan yeni bir düzen inşa etme kapasitesine sahiptirler.
Daha az güçlü olanların gücü, dürüstlükle başlar.
Her gün, büyük güç rekabeti çağında yaşadığımız bize hatırlatılıyor. Kurallara dayalı düzenin zayıfladığı, güçlü olanın yapabildiğini yaptığı, zayıf olanın ise katlanmak zorunda kaldığı söyleniyor.
Thukydides’e atfedilen bu özdeyiş, kaçınılmaz bir kader gibi sunuluyor; uluslararası ilişkilerin “doğal mantığının” yeniden kendini dayattığı iddia ediliyor. Bu mantık karşısında ülkelerde güçlü bir eğilim ortaya çıkıyor: uyum sağlamak, sorun çıkarmamak, idare etmek, itaatin güvenlik satın alacağını ummak.
Bu işe yaramayacak.
Peki seçeneklerimiz neler?
1978 yılında Çek muhalif Václav Havel, Güçsüzlerin Gücü başlıklı bir deneme kaleme aldı. Bu metinde basit bir soru sordu: Komünist sistem kendini nasıl ayakta tutuyordu?
Yanıtını bir manav üzerinden verdi. Her sabah bu dükkân sahibi vitrinine şu tabelayı asar: “Dünyanın bütün işçileri, birleşin!” Buna inanmaz. Kimse inanmaz. Ama yine de asar — sorun yaşamamak, uyum sinyali vermek, hayatına devam edebilmek için. Ve her sokakta her manav aynısını yaptığı için sistem sürer.
Yalnızca şiddetle değil, sıradan insanların içten içe yanlış olduğunu bildikleri ritüellere katılımıyla ayakta kalır.
Havel buna “yalanın içinde yaşamak” der. Sistemin gücü, hakikatinden değil, herkesin doğruymuş gibi davranmaya gönüllü olmasından gelir. Ve kırılganlığı da buradan kaynaklanır: tek bir kişi bile bu oyunu oynamayı bırakırsa — manav tabelayı indirirse — illüzyon çatlamaya başlar.
Artık şirketlerin ve devletlerin tabelalarını indirme zamanı gelmiştir.
On yıllar boyunca Kanada gibi ülkeler, “kurallara dayalı uluslararası düzen” dediğimiz yapı altında refah sağladı. Kurumlarına katıldık, ilkelerini yücelttik, öngörülebilirliğinden faydalandık. Bu düzenin koruması altında değer temelli dış politikalar izleyebildik.
Bu anlatının kısmen yanlış olduğunu biliyorduk. En güçlü aktörlerin işlerine geldiğinde kendilerini muaf tuttuklarını, ticaret kurallarının asimetrik uygulandığını, uluslararası hukukun ise suçlanan ya da mağdur olanın kimliğine göre değişen bir titizlikle işletildiğini görüyorduk.
Yine de bu kurgu işlevseldi. Özellikle Amerikan hegemonyası; açık deniz yolları, istikrarlı bir finansal sistem, kolektif güvenlik ve anlaşmazlıkların çözümüne yönelik çerçeveler gibi küresel kamu malları sağladı.
Bu nedenle tabelayı vitrine astık. Ritüellere katıldık. Söylem ile gerçeklik arasındaki boşlukları büyük ölçüde görmezden geldik.
Bu mutabakat artık işlemiyor.
Açık konuşayım: Biz bir geçiş sürecinde değil, bir kopuşun tam ortasındayız.
Son yirmi yılda finans, sağlık, enerji ve jeopolitik alanlarında yaşanan krizler, aşırı küresel entegrasyonun risklerini açıkça ortaya koydu.
Daha yakın dönemde ise büyük güçler ekonomik entegrasyonu bir silah olarak kullanmaya başladı: tarifeler baskı aracı oldu, finansal altyapılar zorlayıcı enstrümanlara dönüştü, tedarik zincirleri istismar edilebilir kırılganlıklar haline geldi.
Entegrasyonun karşılıklı fayda sağladığı yalanı içinde yaşayamazsınız; eğer entegrasyon, bağımlılığınızın kaynağına dönüşmüşse.
Orta güçlerin bel bağladığı çok taraflı kurumlar — WTO, BM, COP, kolektif sorun çözme mimarisi — ciddi ölçüde zayıflamıştır.
Bu nedenle birçok ülke aynı sonuca varıyor: enerji, gıda, kritik mineraller, finans ve tedarik zincirlerinde daha fazla stratejik özerklik geliştirmeleri gerekiyor.
Bu dürtü anlaşılabilir. Kendisini besleyemeyen, enerjisini üretemeyen, savunamayan bir ülkenin manevra alanı sınırlıdır. Kurallar sizi korumuyorsa, kendinizi korumak zorundasınızdır.
Ancak bunun bizi nereye götürdüğünü de açık gözle görmeliyiz. Kalelerle dolu bir dünya daha yoksul, daha kırılgan ve daha sürdürülemez olur.
Bir başka gerçek daha var: Büyük güçler kuralların ve değerlerin görünümünden bile vazgeçtiğinde, ilişkileri sürekli “işlemsel” biçimde paraya çevirmenin getirisi de azalır. Hegemonlar, ilişkilerini sonsuza kadar ticarileştiremez.
Müttefikler belirsizliğe karşı çeşitlenir, sigorta yapar, seçeneklerini artırır. Bu da egemenliği yeniden inşa eder — eskiden kurallara dayanan egemenlik, artık baskıya dayanabilme kapasitesine yaslanır.
Bu tür risk yönetiminin maliyeti vardır. Ancak stratejik özerkliğin, egemenliğin maliyeti paylaşılabilir. Dayanıklılığa yönelik kolektif yatırımlar, herkesin kendi kalesini inşa etmesinden daha ucuzdur. Ortak standartlar parçalanmayı azaltır. Tamamlayıcılık, pozitif toplamlıdır.
Artık coğrafyamızın ve ittifak üyeliklerimizin otomatik olarak refah ve güvenlik sağladığı yönündeki eski, rahat varsayımın geçerli olmadığını biliyoruz.
Yeni yaklaşımımız, Alexander Stubb’un “değer temelli realizm” olarak adlandırdığı anlayışa dayanıyor: yani ilkesel ama pragmatik olmak.
Orta güçler birlikte hareket etmelidir. Çünkü masada değilseniz, menüdesinizdir.
Büyük güçler tek başına hareket edebilir. Orta güçler edemez. Hegemonlarla yalnızca ikili pazarlık yaptığımızda zayıf konumda oluruz; sunulanı kabul eder, en uyumlu olma yarışına gireriz.
Bu egemenlik değildir. Bu, egemenliği oynarken tabiiyeti kabullenmektir.
Büyük güç rekabeti çağında aradaki ülkelerin iki seçeneği vardır: ayrı ayrı iltimas peşinde koşmak ya da birlikte üçüncü bir yol inşa etmek.
Sert gücün yükselişi, meşruiyetin, bütünlüğün ve kuralların gücünü körleştirmemelidir — eğer onları birlikte kullanmayı seçersek.
Bu da bizi tekrar Havel’e getiriyor.
Orta güçler için “hakikat içinde yaşamak” ne demektir?
Gerçeği adlandırmak demektir. “Kurallara dayalı uluslararası düzen” hâlâ işliyormuş gibi davranmayı bırakmak. Sistemi olduğu gibi tanımlamak: büyük güçlerin ekonomik entegrasyonu baskı aracı olarak kullandığı yoğun bir rekabet dönemi.
Tutarlı davranmak demektir. Aynı standartları müttefiklere de rakiplere de uygulamak. Bir yönden gelen ekonomik zorlamayı eleştirip diğerine sessiz kalmak, tabelayı yerinde tutmaktır.
İnandığımız şeyleri inşa etmek demektir. Eski düzenin geri gelmesini beklemek yerine, gerçekten işleyen kurumlar ve anlaşmalar yaratmak.
Ve zorlamayı mümkün kılan kaldıraçları azaltmak demektir. Güçlü bir iç ekonomi, her zaman öncelik olmalıdır. Uluslararası çeşitlenme, yalnızca ekonomik akılcılık değil, dürüst bir dış politikanın maddi temelidir.
Kanada’nın dünyaya sunabileceği çok şey var. Bir enerji süper gücüyüz. Devasa kritik mineral rezervlerine sahibiz. Dünyanın en eğitimli nüfusuna sahibiz. Emeklilik fonlarımız en büyük ve en sofistike yatırımcılardandır. Sermayemiz, yeteneğimiz ve kararlı biçimde hareket edebilecek mali kapasitemiz var.
Ve başkalarının da arzuladığı değerlere sahibiz.
Kanada, çoğulcu ve işleyen bir toplumdur. Kamusal alanımız gürültülü, çeşitli ve özgürdür. Sürdürülebilirliğe bağlılığımız sürmektedir.
İstikrarlı ve güvenilir bir ortağız — istikrarsız bir dünyada uzun vadeli ilişkiler kuran bir ortak.
Ve bir şeyimiz daha var: ne olup bittiğini görme ve buna göre hareket etme iradesi.
Bu kopuş, uyumdan fazlasını gerektiriyor. Dünyayı olduğu gibi kabul edecek dürüstlüğü gerektiriyor.
Biz tabelayı indiriyoruz.
Eski düzen geri gelmeyecek. Yasını tutmamalıyız. Nostalji bir strateji değildir.
Ama bu kırılmadan, daha iyi, daha güçlü ve daha adil bir şey inşa edebiliriz.
Bu, kaleler dünyasından en çok kaybedecek ve gerçek iş birliğinden en çok kazanacak olan orta güçlerin görevidir.
Güçlülerin gücü var. Ama bizim de var: gerçeği adlandırma, gücümüzü içeride inşa etme ve birlikte hareket etme kapasitesi.”
ORJİNAL METİN:
Yorum bırakın