Dünyanın gündemi

“DÜNYA İRAN’I İZLİYOR AMA NE KADAR NET GÖRÜYOR?”

İran 1979’da Şah’ı devirdi. Bu Sefer Durum Neden Tam Olarak Böyle Değil?

(John Hopkins Üniversitesi’nde Orta Doğu Çalışmaları doçenti ve “İran Yeniden Çerçevelendi: İslam Cumhuriyeti’nde Güç Kaygıları” kitabının yazarı Narges Bajoghli’nin Time dergisi için kaleme aldığı yazıyı Türkçeleştirdim.)

İran bir kazan gibi kaynıyor. 28 Aralık’ta Tahran’daki Büyük Çarşı esnafı; yüksek enflasyon, paranın hızla değer kaybetmesi ve kötüleşen ekonomik koşulları protesto ederek kepenk indirdi. Büyük Çarşı tarihsel olarak İran’ın en önemli güç merkezlerinden biri; burada grev olması hem ekonomik çaresizliğe hem de siyasi hoşnutsuzluğa işaret eder.

Bu eylemin ardından, işsizlik ve ihmalden zarar görmüş uzak kasabalardan Tahran gibi büyük şehirlere kadar ülkenin her eyaletinde protestolar hızla yayıldı. İran makamları internet erişimini kesti, binlerce kişiyi gözaltına aldı ve yüzlerce protestocunun öldürüldüğü bildirildi. Protestolar sürerken ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a karşı askeri saldırı seçeneğini gözden geçirdiği ifade ediliyor.

Yazara göre İran’daki ekonomik çöküş, sekiz yıldır süren ABD politikalarının (kapsamlı yaptırımlar, örtülü operasyonlar, siber saldırılar ve askeri saldırılar) birleşik etkisinin ürünü. Bu adımlar İran yönetimini zayıflatmayı hedeflese de, sıradan İranlıların ekonomik güvenliğini ağır biçimde tahrip etti. Devletle bağlantılı elitler—özellikle Devrim Muhafızları’yla (IRGC) ilişkili olanlar—yaptırımları delme ağlarından kazanç sağladı.

Son bir yılda İran riyalinin dolar karşısında yaklaşık %90 değer kaybettiği, ABD ve İsrail’in geçen yaz düzenlediği askeri saldırıların ardından bu düşüşün hızlandığı belirtiliyor. Yeniden çatışma korkusu toparlanma umudunu zayıflattı; enflasyon temel ihtiyaçları milyonlar için erişilemez hale getirdi. Yaptırımlar petrol gelirlerini kıstı; hükümet ise krize yanıt verecek uygulanabilir politikalar sunamadı ve ekonomik yönetimde ciddi hatalar yaptı. Sonuç: fiyat patlaması, sermaye kaçışı ve yaygın ekonomik kaygı.

“İki İran” ve 1979 karşılaştırması

Sosyal medya ve ana akım yorumlarda rejimin çöküşün eşiğinde olduğu, ekonomik krizin derinleştiği, kitlesel isyanın bastırmaya rağmen sürdüğü ve ABD yönetiminin askeri seçeneğe daha açık hale geldiği algısı var. Ancak asıl soru şu: Bugünkü koşullar 1979’daki Şah’ın devrilmesine yol açan koşullara gerçekten benziyor mu?

Yazar, 1979 devriminin “insanlar öfkelendiği için” değil, üç kritik güç merkezinin aynı anda hizalanması sayesinde başarıya ulaştığını vurguluyor: halk + din adamları (ulema) + çarşı/esnaf. Bu birliktelik, cami ağları, sendikalar ve çarşının ekonomik kaldıraç gücü üzerinden yıllar süren örgütlenmeyle kuruldu. Kurumlar birlikte hareket edince monarşi çöktü.

Bugün ise siyasi manzara “kurumsal güç dengeleri” açısından farklı. Monarşi yanlısı bir restorasyon seçeneği, sürgündeki Veliaht Reza Pehlevi üzerinden zaman zaman gündeme gelse de, yazar bunun İran içinde sınırlı karşılığı olduğunu söylüyor. Ayrıca İsrail kaynaklı çevrim içi dezenformasyon kampanyalarıyla “Pehlevi’ye güçlü destek varmış” algısının üretildiğine dair iddialara atıf yapılıyor. Trump’ın Pehlevi ile görüşmeyi reddetmesi de “monarşist seçenek”e mesafeye işaret eden bir gösterge olarak sunuluyor.

İran yönetimi de elbette kendi dezenformasyonunu üretiyor; her muhalefeti dış güçlerin oyunu gibi sunarak baskıyı meşrulaştırıyor. Yazarın vurgusu şu: Dezenformasyonun ötesine geçip ülke içindeki gerçek güç dengesini görmek gerekiyor.

Çarşı artık 1979’daki çarşı değil

Büyük Çarşı eylemleri “1979 tekrarlanabilir” beklentisini artırıyor; fakat yazar, çarşının kurumsal konumunun değiştiğini savunuyor. Çarşı bir dönem devletten görece bağımsız bir ekonomik güçken, 47 yıllık İslam Cumhuriyeti yönetimi ve özellikle son iki on yıldaki yaptırımlar, IRGC (Devrim Muhafızları) bağlantılı ağların ekonomide büyük yer kaplamasına yol açtı. Yaptırımlar İran’ı zayıflatırken, aynı zamanda yaptırım delme operasyonları üzerinden IRGC ve devletle bağlantılı elitlere benzersiz kazanç alanları açtı; ithalat, döviz işlemleri ve kısıtlı mallara erişim gibi alanlarda tekel benzeri güçler oluştu.

Bu süreçte geleneksel, varlıklı çarşı aileleri ekonomik özerklik kaybetti; işlerini sürdürmek için IRGC bağlantılı ağlarla ortaklık kurmak veya onlara bağımlı hale gelmek zorunda kaldı. Dolayısıyla bugün grevler önemli olsa da, 1979’daki gibi “bağımsız bir kurumsal kaldıraç” anlamına gelmeyebilir.

Din adamları parçalı; ordu/silah gücü tejime bağlı

Şii ulema yapısı tarihsel olarak merkezî değil; farklı merciler, medreseler ve ağlar farklı ölçülerde etki ve kaynağa sahip. Bazıları milyarlarca dolarlık vakıfları yönetirken, bazıları küçük yerel yapılarla sınırlı. Ulema içinde ülkenin geleceğine dair farklı vizyonlar var: kimi reform ve sosyal özgürlükleri destekliyor, kimi daha sert baskı istiyor, çoğu da kendi kurumsal/finansal çıkarlarını korumaya odaklanıyor. Bu parçalanma, 1979’daki Humeyni etrafında görülen türden bir “tek merkezli birlik” ihtimalini zayıflatıyor.

Yazarın “en kritik” gördüğü nokta ise şu: Askerî/silah gücünün çözülmesine dair bir kanıt yok. Devrimler genellikle güvenlik güçleri ateş etmeyi reddettiğinde veya önemli birlikler taraf değiştirdiğinde başarı şansı yakalar. 1979’da bu tür kopuşlar monarşinin düşüşünü hızlandırmıştı. Bugün ise IRGC yalnızca askerî bir güç değil; ekonomik ve siyasi çıkarlarıyla rejimin devamına derinden bağlı bir yapı. İnternet kesintisi (8 Ocak) nedeniyle bilgi sınırlı olsa da, eldeki işaretler güvenlik aygıtının güçlü biçimde baskı uyguladığını düşündürüyor.

İran içindeki mücadele: “süreç” ve örgütlenme vurgusu

İran’daki sivil toplum aktivistleri ve siyasi mahkûmlar, savaşın baskıyı artıracağını ve mücadeleyi yıllarca geriye atacağını düşünerek “şiddetli devrim” fikrinin yıkıcı olacağı kanaatinde. Bu yüzden sürdürülebilir hareket inşasına ve gündelik direnişe odaklanıyorlar.

2022’deki “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketi bu çerçevede örnek gösteriliyor: yıllar süren örgütlenme, sivil itaatsizlik ve kolektif eylemle, birçok kişinin 1979’dan bu yana en büyük taviz saydığı bir sonuca ulaşıldığı—zorunlu başörtüsü uygulamasının geniş ölçekte fiilen sürdürülemez hale geldiği—savunuluyor. Yazar bunu “sosyokültürel bir devrim” olarak tanımlıyor.

Sonuç olarak yazar şunu ileri sürüyor: Devrim, devleti zorlayacak kurumsal hizalanma gerektirir; şu an bu hizalanma yok. Hem İran yönetimi hem de dış aktörler (ABD/İsrail) on yıllardır örgütlü direnişin bir araya gelmesini engelleyen dinamikleri (sızma, keyfî tutuklamalar, ayrıştırma) besledi. Dış dezenformasyon bu sorunu büyütüyor: Batı’dan monarşi restorasyonu söylemleri gerçek muhalefeti itibarsızlaştırıyor; ABD/İsrail’in protestolara açık destek mesajları ise muhalifleri tehlikeye atıp Tahran’ın “dış müdahale” anlatısını güçlendiriyor.

Yazar, İranlıların şikâyetlerinin jeopolitik çıkarlar için “silah” haline getirilmemesi gerektiğini söylüyor. “Anlamlı dayanışma” için; umut ile analizi ayırmak, dezenformasyona karşı dikkatli olmak, dönüşümün yavaş ve karmaşık olacağını kabullenmek ve sabırla örgütlenme süreçlerini desteklemek gerektiğini savunuyor. Devrimin bir “an” değil, uzun bir “süreç” olduğu vurgusuyla bitiriyor: Dünya İran’ı izliyor; mesele, onu ne kadar “net” gördüğümüz.


DIŞGÜNDEM sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Yorum bırakın