Yazan: Enver Kaptanoğlu

Kudüs’te yapılan İsrail–Yunanistan–Güney Kıbrıs Rum Kesimi zirvesi, şeklen “rutin” bir üçlü buluşma gibi sunuldu. Oysa açıklamalar, imzalanan ortak metin ve satır aralarına yerleştirilen mesajlar, Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye dönük açık bir jeopolitik pozisyon alışı işaret ediyor. Bu zirveden çıkan asıl sonuç; enerji, güvenlik ve savunma başlıklarının artık tek bir stratejik pakette ele alındığı.

Zirvenin tonunu belirleyen cümle, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’dan geldi. “Topraklarımız üzerinde yeniden imparatorluk kurmayı hayal edenler bunu akıllarından çıkarsın” ifadesi, isim zikredilmese de Ankara’ya dönük bir mesajdı. Osmanlı İmparatorluğu vurgusu, bu mesajın muhatabını gizlemedi.
Netanyahu’nun söylemi iki katmanlıydı. Birincisi, tarihsel bir anlatı üzerinden Türkiye’yi “revizyonist” bir aktör olarak çerçevelemek. İkincisi ise bu üçlü mekanizmayı, sözde savunmacı ama fiilen dengeleyici/engelleyici bir blok olarak konumlandırmak. “Kendimizi savunacak kapasiteye sahibiz ve iş birliğimiz bu kapasiteyi artırıyor” cümlesi, zirvenin özeti niteliğindeydi.
Yunanistan ve Rum Kesimi liderleri de bu dili yumuşatarak ama aynı eksende sürdürdü. “Kimseyle çatışma aramıyoruz” vurgusu yapılırken, hemen ardından savunma, askeri iş birliği ve güvenlik başlıklarının altının kalın çizilmesi dikkat çekti.
Enerji: Ekonomik proje değil, jeopolitik kaldıraç
Zirvenin en somut başlıklarından biri, uzun süredir gündemde olan enerji koridoru projeleri oldu. Elektrik şebekelerini denizin altından birbirine bağlayacak “enerji otoyolu” ve doğal gaz alanında ortak hareket etme iradesi, teknik bir altyapı hamlesi gibi sunuluyor. Ancak yapılan açıklamalarda bu projelerin fiziksel ve dijital sabotaja karşı korunması vurgusu, meselenin ekonomik olmaktan çıktığını gösteriyor.
Bu ifade, enerji hatlarının yalnızca ticari değil, askeri güvenlik planlamasının parçası olarak ele alındığını açıkça ortaya koyuyor. Kıbrıs çevresindeki sondaj faaliyetleri, deniz yetki alanları tartışmaları ve Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki iddiaları düşünüldüğünde, enerji başlığı fiilen Türkiye karşıtı bir jeopolitik enstrümana dönüşmüş durumda.

Savunma ve askeri iş birliği: Bloklaşma derinleşiyor
Zirvede imzalanan ortak bildiride, “güvenlik, savunma ve askeri konularda iş birliğinin güçlendirilmesi” ifadesi öne çıktı. Bu yalnızca diplomatik bir nezaket cümlesi değil. İsrail’in Yunanistan ve Rum Kesimi’ne artan silah satışları, ortak tatbikatlar ve askeri eğitim faaliyetleri zaten sahada bu iş birliğinin ilerlediğini gösteriyor.
Zirve sonrasında gündeme gelen Doğu Akdeniz’de ortak hızlı müdahale gücü ihtimali ise dikkat çekici. Bu tür bir yapılanma, doğrudan Türkiye’yi hedef almasa bile, Ankara tarafından kuşatıcı ve dışlayıcı bir hamle olarak algılanması kaçınılmaz bir girişim.
ABD faktörü ve “3+1” mesajı
Zirve, Netanyahu’nun ABD Başkanı Donald Trump ile 28-31 Aralık’ta yapacağı görüşme öncesine denk getirildi. Açıklamalarda “3+1 formatı”nın —yani İsrail, Yunanistan, Kıbrıs ve ABD— özellikle vurgulanması tesadüf değil. Bu vurgu, Washington’un Doğu Akdeniz’de bu üçlü eksenin arkasında tutulmak istendiğini gösteriyor.
Ankara’nın uzun süredir karşı çıktığı bu format, Türkiye’nin bölgesel denklem dışında bırakılmasını hedefleyen bir çerçeve olarak okunuyor. Netanyahu’nun Türkiye’nin F-35 programına dönüşüne karşı tavrı da bu koordinasyonun bir parçası olarak öne çıkıyor.
Sonuç: Zirveden çıkan net tablo
Bu zirveden üç temel sonuç çıktı:
- Türkiye, Doğu Akdeniz’de açıkça “dengeleyici tehdit” olarak kodlanıyor.
Açıklamaların dili, enerji ve savunma başlıklarının birlikte ele alınması bunu net biçimde ortaya koyuyor. - Enerji projeleri artık askeri güvenlik şemsiyesi altında ilerliyor.
Bu, Doğu Akdeniz’de rekabetin ekonomik olmaktan çıkıp stratejik bir mücadeleye dönüştüğünü gösteriyor. - İsrail–Yunanistan–Rum Kesimi hattı, kalıcı bir jeopolitik blok olarak kurumsallaşıyor.
Yıllık zirveler, ortak bildiriler ve askeri iş birliği vurgusu, bu hattın geçici değil, uzun vadeli tasarlandığını ortaya koyuyor.
Kudüs’te verilen mesaj açık: Bu üçlü, Doğu Akdeniz’de yeni güç dengesinin mimarlarından biri olmak istiyor. Ankara açısından mesele, bu bloklaşmayı yalnızca diplomatik söylem olarak değil, askeri, enerji ve güvenlik boyutlarıyla birlikte okumayı zorunlu kılıyor.
Zirve, çatışma çağrısı yapmıyor olabilir. Ancak açık bir gerçek var: Doğu Akdeniz’de rekabet sertleşiyor ve cepheler giderek daha belirgin hale geliyor.
Yorum bırakın