
Moskova bugün, Ukrayna savaşı başladığından bu yana en kritik diplomatik günlerden birini yaşıyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, ABD Başkanı Donald Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff’u Kremlin’de ağırlayıyor. Trump’ın damadı Jared Kushner da, bugüne kadarki süreçte olduğu gibi, perde arkasında bu trafiğin parçası konumunda.
Bu buluşma, Florida’da Ukraynalı ve Amerikalı yetkililer arasında iki gün süren yoğun görüşmelerin hemen ardından geliyor. O görüşmelerde, uzun süredir tartışma konusu olan ve başlangıçta Moskova lehine görülen ABD destekli barış taslağı üzerinde çalışıldı. Beyaz Saray, metnin “kayda değer biçimde revize edildiğini” ve “iyimser” olduklarını söylüyor. Ancak Kiev’de ve Avrupa başkentlerinde hâlâ belirgin bir temkin var.

Sahada yaşananlar da bu diplomasi trafiğinden kopuk değil. Moskova, Putin–Witkoff görüşmesinden hemen önce, aylardır hedef aldığı doğu Ukrayna’daki Pokrovsk kentini ele geçirdiğini ilan etti. Ukrayna tarafı bu açıklamayı “yüksek perdeden propaganda” olarak nitelendiriyor, cephedeki açık kaynaklı veriler de şehrin tamamen düştüğünü teyit etmiyor. Yine de Kremlin, Pokrovsk üzerinden “sahada ilerleyen taraf biziz” mesajını masaya taşımaya çalışıyor.
Florida’daki görüşmeler ve bugünkü Moskova buluşması birlikte okunduğunda, karşımıza dört ana başlık çıkıyor: toprak, güvenlik garantileri, dondurulmuş Rus varlıkları ve Ukrayna’nın Avrupa geleceği.
Kasım ayında ilk kez dolaşıma giren ABD–Rusya taslak barış planı, Kiev’de ve Avrupa’da ciddi tepki çekmişti. Metin, hem Rusya’nın bazı temel taleplerine fazla yakın duruyor, hem de Avrupa’da dondurulmuş Rus varlıklarının nasıl kullanılacağı, Ukrayna’nın AB pazarlarına hangi şartlarla erişeceği gibi son derece kritik ekonomik düzenlemeleri içeriyordu.
İtirazlar üzerine taslak yeniden açıldı; Ukrayna ve Avrupa’dan gelen baskıyla bazı maddeler değiştirildi. Florida’da Witkoff ve Kushner, Ukrayna heyetiyle birlikte bu revize metin üzerinde çalıştı. Beyaz Saray Sözcüsü, planın “çok daha olgunlaştığını” ve yönetimin sonucu konusunda “umutlu” olduğunu açıkladı. Buna karşılık Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, hâlâ “ortada tamamlanmış bir barış planı olmadığını” vurguluyor ve böyle bir belgenin ancak Ukrayna ve Avrupa’nın doğrudan katkısıyla şekillenebileceğinin altını çiziyor.
Moskova’nın yaklaşımı ise bilinçli bir muğlaklık içeriyor. Putin, ABD’nin sunduğu taslağı gördüğünü ve bunun gelecekteki bir anlaşmanın “temeli” olabileceğini söyledi. Buna karşın Kremlin yetkilileri, Kiev ve Avrupalı müttefiklerin yaptığı değişiklikler sonrası metne sıcak bakmadıklarını ima ediyor. Rus tarafı, bu çelişkili mesajlarla hem “anlaşmaya açık güç” görüntüsü vermeye, hem de Batı içindeki görüş ayrılıklarını derinleştirmeye çalışıyor.
Masadaki en zor dosya, hiç kuşkusuz toprak meselesi. Kremlin, Rus güçlerinin işgal ettiği bölgelerin fiili kontrolünün tanınmasını istiyor ve bunun da ötesinde, Ukrayna’nın hâlâ elinde tuttuğu bazı doğu bölgelerinde Kiev’den geri adım bekliyor. Kiev bu noktada “egemenlik” başlığını kırmızı çizgi ilan etmiş durumda. Ukrayna’nın uluslararası tanınmış sınırları, resmî olarak masada tartışılabilir hâle geldiği anda hem iç politikada hem de Avrupa’da büyük bir kırılma yaşanacağı biliniyor.
İkinci kritik başlık, Ukrayna’ya verilecek güvenlik garantileri. Kiev ve pek çok Avrupa başkenti, savaş sonrası dönemde Ukrayna’nın bir daha benzer bir saldırıyla karşı karşıya kalmaması için, NATO’ya benzer bağlayıcı güvenlik taahhütleri talep ediyor. Rusya, Ukrayna’nın NATO üyeliğini kesin bir dille reddediyor. Trump tarafı da şimdiden Kiev’in ittifaka katılımını masadan kaldırmış görünüyor. Bu tablo, arada yeni formüller arandığını gösteriyor: NATO üyesi olmadan, ikili veya çok taraflı güvenlik anlaşmalarıyla sağlanacak koruma şemsiyeleri; uzun vadeli silah ve eğitim taahhütleri; sahada kalıcı NATO üsleri olmasa da sürekli rotasyonla varlık gösteren bir Batı askeri mevcudiyeti gibi seçenekler konuşuluyor.
Putin–Witkoff görüşmesinde Rus tarafının hedefi, bu arayışların içini mümkün olduğunca boşaltmak, Ukrayna’yı kalıcı bir “gri güvenlik bölgesi”ne sıkıştırmak olacak. Kiev ise tam tersine, bu savaşın sonunda hem güvenliğini hem de toprak bütünlüğünü garanti altına almış bir ülke olma arayışında.
Üçüncü dosya, Avrupa finans sisteminde dondurulmuş Rus varlıkları. İlk taslak, bu paranın ne kadarının Ukrayna’nın yeniden inşasına ayrılacağı, ne kadarının ise Rusya lehine bir tür yatırım veya fon mekanizmasına bağlanacağı konusunda çok tartışmalı hükümler içeriyordu. Burada söz hakkı esasen Avrupa’da. Hem hukuki egemenlik, hem finansal istikrar, hem de iç siyaset hesapları nedeniyle AB başkentleri bu alanda çok dikkatli davranıyor. Moskova, bu varlıklar üzerinde mümkün olduğunca kontrol sahibi olmak ya da Ukrayna lehine kullanılacak kısmın kesin sınırlarla belirlenmesini istiyor.
Macron’un “bu konular Ukrayna ve Avrupa’nın katılımıyla kararlaştırılmalı” vurgusu, bir bakıma Trump yönetiminin Rusya ile büyük bir “baş başa anlaşma” yapıp Avrupa’yı sonuçlara uymak zorunda bırakmasına karşı konulmuş bir fren gibi okunabilir.

Sahadaki Pokrovsk tartışması, bu diplomatik resmin tam ortasına yerleşiyor. Rusya aylar süren ağır çatışmaların ardından şehri aldığını iddia ediyor, Kremlin Putin’in cepheye yakın komuta merkezine yaptığı ziyareti ve şehir merkezinde açılan Rus bayraklarını öne çıkarıyor. Ukrayna Genelkurmayı ise çatışmaların sürdüğünü, çok sayıda saldırının püskürtüldüğünü bildiriyor; açık kaynaklı haritalar da Rus birliklerinin şehrin çeşitli bölgelerinde yayıldığını ama tam kontrolün teyit edilemediğini gösteriyor.
Putin’in Pokrovsk üzerinden verdiği mesaj net: “Sahada ilerleme kaydeden taraf benim; masaya güçlü oturuyorum.” Witkoff’un görevi ise, bu güç gösterisini diplomatik bir paket içinde yönetmek, hem Washington’ın “savaşı bitiren aktör” imajını beslemek hem de Kiev’i tamamen yalnız bırakmayan bir çerçeve yaratmak.
Bugünkü Moskova buluşmasının hemen bir barış anlaşmasına dönüşmesi beklenmiyor. Ancak bu görüşme, revize edilmiş ABD taslağının sınırlarının test edildiği, tarafların gerçek kırmızı çizgilerinin netleştirildiği, toprak, güvenlik, varlıklar ve Avrupa geleceği başlıklarının ilk kez bu kadar doğrudan aynı masada konuşulduğu bir eşik niteliğinde.
Yorum bırakın