
Orta Doğu’nun kronik çatışma ortamında, savaş ve barış arasındaki geleneksel ayrım giderek bulanıklaşıyor. Devletlerin güvenlik doktrinlerinde belirginleşen “melez modeller”, bölgesel stratejik hesapların yeniden kurgulanmasına yol açıyor. Bu bağlamda, İsrail’in 2024 Lübnan ateşkesinden sonra uyguladığı “ne savaş ne barış” yaklaşımı artık Gazze’de de gözle görülür biçimde sahneleniyor.
Bu durum, yalnızca Filistin direnişinin dayanıklılığını değil, aynı zamanda uluslararası hukuk ve normların erozyonunu da test ediyor. Dolayısıyla, İsrail’in Lübnan saldırılarını Gazze’ye uyarlama girişimi, taktiksel bir uyarlamadan çok daha fazlasını temsil ediyor. Bu, 7 Ekim 2023 sonrası dönemde şekillenen yeni İsrail güvenlik paradigmasının ve bölgesel hegemonya arayışının somut bir yansıması.
Lübnan Modeli: Ateşkesin Gölgesinde Süren Çatışma

Lübnan örneği, bu modelin prototipi niteliğinde. 27 Kasım 2024’te Lübnan ile varılan ateşkes, kağıt üzerinde Hizubllah’ın silahlı faaliyetlerin durdurulmasını öngörse de, pratikte İsrail için düşük yoğunluklu bir çatışma rejimi doğurdu. Netanyahu hükümeti, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını ateşkesin önkoşulu olarak öne sürerek, kendi ihlallerine meşruiyet kazandırma çabasına girdi.
Güney Lübnan’da neredeyse günlük hale gelen hava saldırıları, uluslararası toplumun — özellikle ABD’nin — sessiz kalışıyla da normalleştirilmiş ve bölge halkında “sürekli savaş hali” algısını pekiştiriyor.
İsrail’in bu tutumu, 2006 Savaşı sonrası stratejik anlayışının evrilmiş bir versiyonu. Sınır ötesi askerî varlığın sürdürülmesi ve proaktif caydırıcılık politikası, güvenlik üstünlüğünü devam ettirme aracı olarak işlev görmekte.
Gazze’de Lübnanlaştırma:

Bu modelin Gazze’ye uyarlanması, 10 Ekim 2025 ateşkesinden hemen sonra başlayan yeni saldırılarla net bir şekilde somutlaştı.
Resmî olarak “ateşkes” süreci yürürlükteyken, sahada 236’dan fazla Filistinlinin öldürülmesi ve 600’den fazla kişinin yaralanması, İsrail’in Lübnan’daki taktiksel mantığını birebir yansıtıyor.
Hava ve kara saldırıları, “Hamas’ı silahsızlandırma” gerekçesiyle sürdürülmekte; ancak bu, aslında askeri ve psikolojik bir yıpratma stratejisi. Filistinli lider Mustafa Bargusi’nun sözleriyle, Netanyahu’nun amacı “tam savaşsız ama kesintisiz askerî eylem” durumunu tesis etmektir.
Bu yaklaşım, Gazze’yi “kontrollü kaos” içinde tutarak Lübnan’ın güneyine benzer bir tampon bölgeye dönüştürmeyi hedefliyor.
Netanyahu’ya yakın çevrelerde sıkça yinelenen “tehdit her yerdeyse, müdahale de her yerde olmalı” söylemi, 7 Ekim travmasının güvenlikçi bir fırsata çevrildiğinin en açık göstergesi.
Böylelikle İsrail, Gazze’nin kuzeyinde yeniden inşa sürecini bilinçli biçimde engelleyerek, demografik ve ekonomik baskı unsurlarını askeri stratejinin ayrılmaz parçası haline getiriyor.
İsrail’in bu “Lübnanlaştırma” stratejisi, yalnızca güvenlik politikası değil, aynı zamanda bölgesel güç mimarisinin yeniden tanımlanması anlamına geliyor.
Bu yaklaşım, İsrail’in bu rolünü pekiştirirken komşu ülkeleri zayıf, parçalanmış ve bağımlı tutmayı hedefliyor.
Ancak bu modelin sürdürülebilirliği son derece tartışmalı.
King’s College London’dan Rob Geist Pinfold, bu süreci “savaşın yeni norm haline gelişi” olarak tanımlıyor; fakat bunun, Gazze’nin yeniden inşasını imkânsızlaştırırken, uzun vadede Filistin direnişini daha dirençli hale getirebileceğine dikkat çekiyor.
George Washington Üniversitesi’nden Marc Lynch ise, askerî üstünlüğün bölgesel liderlik için yeterli olmadığını, rıza ve işbirliği olmadan hiçbir stratejinin kalıcı olamayacağını vurguluyor.
Nitekim uluslararası tepkilerin sınırlı kalması — örneğin Katar’a yönelik saldırıların dahi ciddi yaptırımla karşılaşmaması — normatif çöküşün derinliğini gözler önüne seriyor.
Kalıcı İstikrarsızlık Yeni Güvenlik Doktrini mi?
İsrail’in “Lübnanlaştırma” stratejisi, kısa vadede taktiksel avantaj sağlasa da, uzun vadede hem bölgesel hem de içsel düzeyde ciddi riskler barındırıyor.
Ekonomik maliyetler, toplumsal yorgunluk ve uluslararası meşruiyet erozyonu, İsrail’in kendi iç dengelerini de zorluyor.
Bu nedenle, uluslararası toplumun — özellikle ABD’nin — bu modelin sonuçlarına dair tutarlı ve ilkesel bir tavır sergilemesi, yalnızca bölgesel barış için değil, uluslararası düzenin geleceği için de belirleyici olacak.
Aksi takdirde, Orta Doğu’nun jeopolitik manzarası, “ne savaş ne barış” döngüsüne hapsolmuş, kalıcı bir istikrarsızlığın coğrafyasına dönüşebilir.
Yorum bırakın