İsrail Batı şeria’da yeni ilhak yasasının ilk onayını aldı.
22 Ekim 2025 tarihinde İsrail Parlamentosu’nun (Knesset) işgal altındaki Batı Şeria’ya İsrail egemenliği uygulanmasını öngören yasa tasarısını ön oylamada kabul etmesi, yalnızca bölgesel bir gelişme değil, uluslararası hukuk düzenine ve mevcut barış mimarisine yöneltilmiş stratejik bir meydan okuma niteliği taşıyor. Söz konusu tasarının 25’e karşı 24 oyla kabul edilmesi, İsrail iç siyasetinde yaşanan ideolojik kutuplaşmanın ve sağ popülizmin kurumsal gücünün geldiği noktayı göstermektedir.

– Batı Şeria içindeki C kısmı olarak gösterilen bölgeler israil kontrolündeki alanlar –
Aşırı sağ partilerin —özellikle ırkçı Itamar Ben-Gvir’in Yahudi Gücü (Jewish Power) ve Bezalel Smotrich’in Dini Siyonizm— etkisini sınırlanamadı. Bu partiler, “Batı Şeria topraklarında egemenliğin tesisi” söylemini kullanarak, dini ve tarihsel referansları iç siyasette bir meşruiyet aracına dönüştürmekte.
Bu mevcut hükümetin iç bütünlüğünün zayıfladığını ve ilhak tartışmasının yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda güç temelli bir çatışma alanına dönüştüğünü göstermekte.
Bu gelişme, Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu politikasında da bir sınama anlamına gelmektedir. Başkan Donald Trump’ın, İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak etmesine destek vermeyeceğini açıkça belirtmesine rağmen, Knesset’in oylamayı gerçekleştirmesi, İsrail’in müttefikiyle dahi taktiksel bir bağımsızlık sergilediğine işaret ediyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun “bu adım barış sürecini tehdit eder” açıklaması, Washington’ın bu meseledeki diplomatik sınırlarını gösterse de, pratikte İsrail üzerindeki caydırıcı gücü son derece sınırlı kalmıştır.
Bu bağlamda Birleşmiş Milletler Uluslararası Adalet Divanı’nın 2024 tarihli kararı önem kazanmaktadır. Söz konusu karar, İsrail’in Batı Şeria ve Doğu Kudüs’teki yerleşimlerinin uluslararası hukuka aykırı olduğunu ve işgalin derhal sona erdirilmesi gerektiğini belirtmiştir. Ancak Knesset’in bu karara rağmen ilhak sürecini ilerletmesi, İsrail’in uluslararası hukuk normlarını sistematik biçimde ihlal eden bir devlet pratiği geliştirdiğini göstermektedir.
Bu noktada dikkat çekici olan, Batı Şeria’daki fiili durumun ilhak yasasından çok önce oluşturulmuş olması.
Batı Şeri’da yaşayan Filistinliler bölgelerinde savaşın biçim değiştirerek sürdüğünü ortaya koyuyor. Gazze’deki ateşkese rağmen, Batı Şeria’da şiddet ve askeri baskı günlük hayatın bir parçası halinde.
7 Ekim 2023’ten bu yana, İsrailli işgalci yerleşimciler ve askerler tarafından 7.154 saldırı gerçekleştirilmiş, yaklaşık 1.000 Filistinli hayatını kaybetmiştir. Bu ölümlerin 212’sinin çocuk olması, işgalin yalnızca askeri değil, demografik bir karakter taşıdığını da göstermektedir. Aynı dönemde 37.000’den fazla zeytin ağacının tahrip edilmesi, hem ekonomik hem de kültürel açıdan Filistin toplumunun direncini hedef alan sembolik bir stratejidir.
Batı Şeria’daki 916 kontrol noktası, Filistinliler için hareket özgürlüğünü neredeyse tamamen ortadan kaldırmaktadır. Bu altyapı, İsrail’in “güvenlik” retoriği altında uyguladığı mekânsal kontrol stratejisinin en somut göstergesidir. Filistinli siviller için birkaç kilometrelik bir yolculuk saatler sürebilmekte; eğitim, sağlık, ibadet ve ticaret gibi temel haklar, askeri izin sistemine bağımlı halde. Kudüs’e girişin yalnızca “özel izinlere” tabi olması, dini özgürlüklerin fiilen ortadan kaldırıldığını ortaya koyuyor.
İsrail’in işgal stratejisinin önemli bir bileşeni de kaynak kontrolüdür. 1967’den bu yana Batı Şeria’nın yaklaşık yarısı çeşitli gerekçelerle —“devlet arazisi”, “askeri bölge” veya “yerleşim alanı”— statüsüne sokularak el konulmuştur. 2023 sonrası dönemde toprak gaspı süreci hız kazanmış, yalnızca iki yıl içinde 12.300 dönüm araziye el konulmuştur. Bu süreç, Filistin topraklarını birbirinden koparan bir coğrafi parçalanma yaratmakta, böylece gelecekteki olası bir Filistin devletinin toprak bütünlüğünü imkânsız hale getirmektedir.
Bununla birlikte, su kaynaklarının tek taraflı kontrolü, işgalin görünmeyen ancak etkisi derin bir boyutunu oluşturmaktadır. İsrail su şirketi Mekorot aracılığıyla Batı Şeria’daki suyun büyük kısmı İsrailli yerleşimcilere aktarılmakta, Filistinliler ise kişi başına düşen su miktarında ciddi bir yoksunluk yaşamaktadır. Bu durum, ekolojik bağımlılığın politik bir araç olarak kullanıldığını göstermektedir.
2025’teki ilhak girişimi, İsrail’in işgal politikasının artık geçici bir güvenlik önlemi değil, kalıcı bir devlet pratiği haline geldiğini göstermektedir. Bu süreç, uluslararası hukuk düzeninin meşruiyetini sınarken, iki devletli çözüm vizyonunu da tarihsel bir nostaljiye dönüştürmektedir. Batı Şeria bugün yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda uluslararası sistemin normatif iddialarının test edildiği bir laboratuvardır.
Barış, devletlerin imzaladığı bir metin mi, yoksa toplumların nefes alabildiği bir gerçeklik mi?
Yorum bırakın