Körfez–Kahire Çatlağı: Gazze Üzerinden Şekillenen Yeni Bölgesel Denge
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi’nin ev sahipliğinde Şarm el-Şeyh’te düzenlenen Gazze zirvesine lider düzeyinde katılmamaları, Ortadoğu diplomasisinde sessiz ama derin bir fay hattını yeniden görünür kıldı. Resmî açıklamalarda “takvim uyuşmazlığı” gibi gerekçeler öne sürülse de, diplomatik çevreler bu yokluğu “soğuk mesafe” olarak tanımlıyor. Zirveye katılmama kararı, Kahire ile Riyad–Abu Dabi ekseni arasındaki rol paylaşımı krizini, Gazze üzerinden bölgesel liderlik rekabetine dönüştürdü.
Ekonomik Çıkarların Gerilimi
Mısır, ekonomik olarak Körfez desteğine bağımlı bir ülke. Ancak son iki yılda, bu destek giderek daha koşullu hâle geldi. Suudi Arabistan ve BAE, artık Mısır’a “karşılıksız yardım” değil, yatırım ve mülkiyet üzerinden stratejik geri dönüş sağlayan sermaye aktarımı politikası izliyor.
Gazze savaşı sonrası gündeme gelen yeniden imar planı da bu bağlamda yeni bir rekabet alanı yaratıyor. Mısır, Filistin topraklarının yeniden inşasında hem lojistik merkez hem de uluslararası fonların yönetildiği ana kanal olmak istiyor. Ancak Körfez ülkeleri, bu sürecin “Mısır kontrolünde” yürütülmesini istemiyor; fonların doğrudan kendi inisiyatifleriyle aktarılmasını, yerel ortaklıklar ve BM üzerinden dağıtılmasını tercih ediyor. Bu yaklaşım, ekonomik nüfuzun Mısır’ın elinden kaymasını önleme çabasının bir yansıması.
Ayrıca BAE ve Suudi Arabistan, Gazze’nin yeniden yapılanma sürecini yalnızca insani bir mesele olarak değil, Doğu Akdeniz’deki enerji koridorları ve ticaret hatlarıyla doğrudan ilişkili bir ekonomik fırsat olarak görüyor. Gazze’nin istikrara kavuşması, Mısır’ın Akdeniz’de artan gaz ihracat kapasitesini güçlendirirken, bu da Körfez ülkelerinin bölgesel enerji denklemindeki etkisini azaltabilir. Bu nedenle ekonomik rekabet, insani diplomasi görünümü altında sessizce sürüyor.
Güvenlik Endişeleri ve Askerî Hesaplar
Gazze meselesi yalnızca diplomasi değil, aynı zamanda güvenlik alanında da farklı yaklaşımları ortaya koyuyor. Mısır, Hamas’la teması sürdüren, ancak örgütün Sina üzerinden güvenlik tehdidi oluşturmasını istemeyen ikili bir strateji izliyor. Kahire, Hamas’ın askeri gücünü doğrudan hedef almadan kontrol altında tutmayı amaçlıyor.
Buna karşılık Suudi Arabistan ve BAE, Hamas’a karşı daha mesafeli ve hatta karşıt bir tutum içinde. Özellikle BAE, son yıllarda İsrail ile geliştirdiği güvenlik işbirliği çerçevesinde, Hamas’ı “istikrarsızlaştırıcı” bir unsur olarak görüyor. Riyad ise, İran’la yürüttüğü temkinli normalleşme süreci nedeniyle, Hamas üzerinden Tahran’a alan açılmasını istemiyor.
Gazze’de savaş sonrası oluşacak güvenlik düzeninde kimin söz sahibi olacağı, bu farklı tutumlar nedeniyle belirsiz. Mısır, sınır güvenliği ve Refah geçişi üzerinden denetimi elinde tutmak isterken; BAE, Batı destekli bir “bölgesel güvenlik misyonu” fikrine sıcak bakıyor. Suudi Arabistan ise askerî müdahale veya doğrudan denetim yerine, diplomatik platformlarda kontrol sağlamayı hedefliyor. Bu farklı öncelikler, ortak bir güvenlik mimarisi oluşturulmasını zorlaştırıyor.
Dış Aktörlerle Dengeli Oynanan Bir Oyun
Bu üç ülkenin tutumları yalnızca bölgesel çıkarlarla sınırlı değil; her biri Batı, İsrail ve İran’la farklı düzeylerde ilişki yürütüyor.
Mısır, ABD ve Avrupa’nın “sorumlu arabulucu” olarak desteklediği, ama İsrail nezdinde zaman zaman güvenilirliği sorgulanan bir aktör. Körfez ülkeleri ise Washington’la doğrudan temaslarını sürdürürken, aynı zamanda Çin ve Rusya ile de dengeli ilişkiler geliştiriyor.
BAE, özellikle Gazze’nin geleceğine ilişkin planlarda ABD ve İsrail’le koordineli adımlar atmak isterken; Mısır, bu planların “Filistin toprak bütünlüğünü zayıflatacak” şekilde kurgulanmasına karşı çıkıyor. Suudi Arabistan ise hem Filistin davasına sembolik bağlılığını korumak hem de İsrail’le olası bir normalleşmeyi ertelememek için dikkatli bir diplomatik denge politikası izliyor.
Bu dış bağlantılar, Mısır ile Körfez arasında hem taktik hem stratejik ayrışmalara neden oluyor. Her biri, Washington’un veya Tel Aviv’in gözünde “vazgeçilmez aracı” konumuna yükselmek istiyor. Dolayısıyla Şarm el-Şeyh zirvesinde “kimlerin yok olduğu” kadar, “kimlerin hangi mesajı verdiği” de önemliydi. Suudi Arabistan ve BAE’nin katılmama tercihi, Mısır’ın uluslararası arenada tek başına görünür olmasını engellemek için bilinçli bir diplomatik jestti.
Yeni Arap Düzeni mi, Eski Rekabetin Yeni Sahnesi mi?
Gazze’de süren kriz, Arap dünyasının içindeki güç mimarisini yeniden şekillendiriyor. 2010’ların başında “karşı devrim bloğu” olarak birleşen Mısır, BAE ve Suudi Arabistan; bugün, aynı bloğun içinde farklı stratejik yönlere savrulmuş durumda. Ortak tehdit algısı yerini bölgesel etki alanı mücadelesine bıraktı.
Körfez başkentleri, artık “yardımcı aktör” değil, doğrudan oyun kurucu olmak istiyor. Mısır ise, tarihsel konumuna dayanarak bu yeni düzende “merkezi rolünü” koruma mücadelesi veriyor. Gazze bu mücadelenin laboratuvarı hâline gelmiş durumda.
Türkiye’nin Denge Arayışı: Arabulucudan Stratejik Aktöre
Şarm el-Şeyh zirvesine Türkiye’nin de katılımı, Ankara’nın bölgesel denklemdeki konumunu yeniden tanımlama çabasının bir yansıması olarak görülüyor. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bu platformda yalnızca insani boyuta değil, aynı zamanda siyasi çözüm mekanizmasına odaklanan bir dil kullandı. Türkiye, uzun süredir Filistin meselesinde “duygusal söylem”le anılsa da, son dönemde bu tutumun yanına pragmatik diplomasi boyutunu da eklemeye çalışıyor.
Ankara, Mısır’la son iki yılda normalleşme sürecine girmiş olsa da, Gazze üzerinden Kahire ile dolaylı bir rekabet yürütüyor. Mısır, “bölgesel arabulucu” rolünü tekeline almak isterken; Türkiye, hem Hamas üzerindeki nüfuzu hem de Katar’la yakın koordinasyonu sayesinde alternatif bir kanal olarak öne çıkmak istiyor. Bu nedenle Türkiye’nin Şarm el-Şeyh’teki varlığı, Mısır’ın diplomatik üstünlüğünü dengeleyen sembolik bir unsur niteliği taşıdı.
Türkiye aynı zamanda, Suudi Arabistan ve BAE’nin liderlik boşluğu bıraktığı bir anda Arap dünyası ile Batı arasında köprü rolünü güçlendirmeye çalıştı. Ankara’nın amacı, Gazze’nin yeniden inşası sürecinde hem diplomatik hem ekonomik olarak söz sahibi olmak; aynı zamanda, “yeni Arap düzeninde” dışarıda kalmamak. Bu açıdan Türkiye’nin pozisyonu, hem Mısır’la koordinasyon hem Körfez’le denge, hem de Filistin sahasında varlık gösterme arayışı arasında dikkatle ayarlanmış bir çizgiye oturuyor.
Türkiye, Gazze merkezli bu yeni bölgesel denklemin dışında kalmamaya kararlı. Şarm el-Şeyh’te verdiği mesajlar, yalnızca Filistin dayanışmasına değil; Arap dünyasında yeniden açılan diplomatik rekabet alanına da bir yanıt niteliğinde.
Sessiz Rekabetin Görünürleştiği Bir Dönem
Şarm el-Şeyh zirvesi, yalnızca Gazze için değil, Arap dünyasının iç dengeleri açısından da bir dönüm noktası oldu. Körfez ülkeleri ile Mısır arasındaki bu ince diplomatik çekişme, önümüzdeki aylarda barış süreci, yeniden yapılandırma fonları, hatta Filistin iç siyasetine yönelik yaklaşımlarda belirleyici olacak.
Mısır, diplomatik sahnede “tek arabulucu” kalmak istiyor; ancak Suudi Arabistan ve BAE, bu rolü paylaşımsız bırakmaya niyetli değil. Türkiye ise bu tabloya yeni bir denge unsuru olarak dâhil oluyor — hem bölgesel liderlik yarışında hem de Filistin dosyasında aktif bir aktör olarak.
Yorum bırakın