Uluslararası ilişkiler sahnesinde, Amerika Birleşik Devletleri’nin iç politik dinamikleri sıklıkla dış politika gündemini şekillendirir. Başkan Donald Trump’ın Virginia’daki Quantico Askeri Üssü’nde yaklaşık 800 üst düzey askeri yetkiliye yaptığı konuşma, bu dinamiklerin en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımıza çıkıyor.

Trump, Demokratik Partili belediyelerin yönettiği büyük şehirleri “tehlikeli” olarak nitelendirerek, orduyu iç güvenlik operasyonlarında daha fazla kullanacağını ilan etti.
Bu açıklama, sadece ABD’nin iç siyasetinde bir dönüm noktası değil, aynı zamanda küresel güvenlik mimarisinde potansiyel çatlaklar yaratabilecek bir gelişme.
***
Trump’ın konuşması, Savunma ya da değişen ismi ile Savaş Bakanı Pete Hegseth’in emriyle dünya genelinden çağrılan generaller, amiraller ve üst düzey danışmanlara hitaben yapıldı. Başkan, “radikal sol Demokratlar” tarafından yönetilen San Francisco, Chicago, New York ve Los Angeles gibi şehirleri örnek göstererek, bu bölgelerin “güvensiz” hale geldiğini savundu. “Bunlar da bir savaş. İçten gelen bir savaş,” diyen Trump, iç tehditleri yabancı düşmanlara benzetti: “Üniforma giymedikleri için daha zor, ama yabancı bir düşmandan farksız.”
Bu retorik, ABD ordusunu iç politika aracı olarak konumlandırıyor ve 1878 Posse Comitatus Yasası’nı ihlal edebilecek adımlara işaret ediyor – bu yasa, ordunun sivil kolluk kuvvetleri olarak kullanılmasını yasaklıyor.
Trump, “hızlı müdahale kuvvetleri” oluşturma emri verdiğini açıkladı ve bazı “tehlikeli şehirleri” askeri eğitim alanları olarak kullanmayı önerdi. Bu, Trump’ın ikinci döneminde artan askeri müdahalelerin bir uzantısı. Örneğin, Haziran 2025’te Los Angeles’taki göçmenlik protestolarına 2 bin Ulusal Muhafız ve 700 Deniz Piyadesi gönderilmesi, federal bir hakim tarafından yasadışı ilan edildi. Ağustos’ta Washington D.C.’de Ulusal Muhafız ve federal ajansların konuşlandırılması, suç oranlarının düşmesine rağmen “suçla mücadele” gerekçesiyle yapıldı. En son, 28 Eylül 2025’te Portland’a asker gönderilmesi ve “gerekirse tam güç” yetkisi verilmesi, muhalif sesleri bastırma eğilimini güçlendiriyor.
Bu gelişmeler, Trump yönetiminin “solcu terör” olarak tanımladığı unsurlara karşı geniş bir baskı kampanyasının parçası. Muhafazakâr aktivist Charlie Kirk’ün öldürülmesinin ardından Antifa hareketinin terör örgütü ilan edilmesi ve liberal hayır kurumlarının soruşturulması, iç güvenlik politikasının siyasileşmesini gösteriyor.
Savaş bakanı Hegseth’in “yılların çürümesini düzeltme” vurgusu ise, orduyu ideolojik bir araç haline getirme çabasını yansıtıyor.

Trump’ın yaklaşımı ABD’nin anayasal dengelerini sarsıyor. Posse Comitatus Yasası, sivil özgürlükleri korumak için tasarlanmışken, ordunun iç operasyonlara çekilmesi otoriter eğilimleri tetikleyebilir.
Bu, Biden dönemindeki “radikal sol çılgınlar” eleştirisiyle birleşince, iç politikayı kutuplaştırıyor. Eleştirmenler, Senatör Jack Reed’in ifadesiyle, bunu “bölücü ve aşındırıcı” buluyor: “Kendi şehirlerimizi savaş alanı, vatandaşlarımızı düşman olarak görmek demokrasiye tehlikeli bir saldırı.” diyor.
Tüm Dünyaya kendisini demokrasi ve insan hakları savunucusu olarak ambalajlayıp satan Washington’ın kendi topraklarında orduyu muhaliflere karşı kullanması, Trump ikinci döneminde yarattığı çelişkilere bir yenisini ekliyor.
ABD ordusunun iç odaklanması, dış tehditlere (örneğin, Ukrayna’daki Rusya işgali veya Pasifik’teki Çin gerilimi) ayrılan kaynakları azaltabilir.
Hegseth’in “küresel toplanma” emri, orduyu iç politikaya entegre etme çabasını gösterirken, bu, NATO’nun kolektif savunma mekanizmasını etkileyebilir.
Avrupa ülkeleri, ABD’nin güvenilirliğini sorgulayabilir; örneğin, Almanya veya Fransa gibi müttefikler, kendi savunma harcamalarını artırarak bağımsızlaşma eğilimi gösterebilir.
Ayrıca, “iç işgal” retoriği, göç ve terör gibi küresel sorunları iç politikaya indirgeyerek, uluslararası işbirliğini baltalıyor.
Sonuç olarak, Trump’ın konuşması, ABD’nin iç ve dış politika sınırlarını bulanıklaştıran bir dönüm noktası. Bu militarizasyon eğilimi kısa vadede iç istikrarı sağlama iddiasıyla ilerlese de, uzun vadede demokrasi erozyonu ve küresel izolasyon riski taşıyor. Uluslararası toplum, bu gelişmeleri yakından izlemeli; zira ABD’nin iç “savaşı”, küresel barışın dengelerini bozabilir.
Yorum bırakın