Öncelikle Batılı devletleri son aldığı bu tanıma kararının Gazze’de yaşananlara hiç bir etkisi olmayacak. Ne atılan bombalar ne de çekilen açlık ve sefalet son bulacak.
Bunu belirtmekte fayda var.
Filistin Devletinin Tanınması: Hukuki, Siyasi ve Stratejik Boyutlar
Uluslararası ilişkilerde devlet tanıma, sembolik bir jestten öte, hukuki ve siyasi sonuçlar doğuran kritik bir adımdır. Son dönemde, İngiltere’nin Filistin’i resmi olarak tanıma kararı, bu konuyu yeniden gündeme taşımış ve İsrail-Filistin çatışmasının geleceği üzerine tartışmaları alevlendirdi.
Yarım Yüzyıldan Fazla Süren İşgal ve Mücadele
Filistin’in devletleşme süreci, 20. yüzyılın ortalarına uzanan karmaşık bir tarihsel miras üzerine kurulu. Filistin Yönetimi, Başkan Mahmud Abbas’ın liderliğinde, uluslararası toplum tarafından Filistin halkını temsil eden otorite olarak kabul edilmektedir. Filistin yönetimi, İsrail’le yapılan anlaşmalar çerçevesinde Batı Şeria’nın bazı bölgelerinde sınırlı özerklik elde etmekte, pasaport çıkarma, sağlık ve eğitim sistemlerini yönetme gibi yetkileri elinde bulunduruyor. Ancak, bu özerklik büyük ölçüde kısıtlı: İsrail’in askeri işgali altında olan Batı Şeria ve Gazze Şeridi, yarım yüzyıldan fazla süredir İsrail kontrolü altında. Batı Şeria’ya erişim yalnızca İsrail veya İsrail denetimindeki Ürdün sınırı üzerinden mümkünken, Gazze’ye giriş çıkışlar da İsrail tarafından kontrol ediliyor. Bu durum, Filistin’in ekonomik kalkınmasını engellemekte; ticaret, yatırım ve hatta havaalanları gibi altyapı unsurları İsrail’in kısıtlamalarına tabi tutululuyor.
Tarihsel olarak, Filistin’in devletleşme talebi, 1948 Arap-İsrail Savaşı’ndan bu yana uluslararası gündemde yer alıyor. 1988’de Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) bağımsızlık ilanından bu yana, birçok ülke Filistin’i tanımış olsa da, bu tanımalar genellikle sembolik olarak kaldı. Son gelişmelerde, İngiltere’nin kararı, daha önce Norveç, İrlanda ve İspanya gibi ülkelerin attığı adımlara eklenerek, tanıma dalgasını genişletti. Kanada, Portekiz ve Avustralya da bu gruba eklendi. Bu bağlamda, tanıma, Filistin’in kendi geleceğini bağımsız olarak kendisinin belirleme hakkını destekleyen bir adım olarak görülüyor. Uluslararası Adalet Divanı’nın da vurguladığı üzere, Filistin halkının kendi kaderini tayin etme hakkı uluslararası hukukta kökleşmiş bir olgu.
Tanınmanın Hukuki ve Siyasi Anlamı
Devlet tanıma, 1933 Montevideo Sözleşmesi’ne göre dört temel kriteri gerektiriyor: Kalıcı nüfus, tanımlı topraklar, etkili hükümet ve uluslararası ilişkiler kapasitesi. İngiltere gibi ülkeler bu sözleşmeye taraf olmasa da, tanıma süreci bu kriterleri temel alır. Filistin’in tanınması, diplomatik haklar ve yükümlülükler getirir: Örneğin, İngiltere’de bulunan Filistin delegasyonu, Hammersmith’teki mevcut merkezini büyükelçilik statüsüne yükseltebilir. Bu, Viyana Diplomatik İlişkiler Sözleşmesi ve Viyana Konsolosluk İlişkiler Sözleşmesi kapsamında koruma ve ayrıcalıklar sağlar. Siyasi açıdan, tanıma Filistin’i diğer devletlerle “eşit” konumuna getirir. Bu, stratejik ortaklıklar kurma, uluslararası anlaşmalara katılma ve hatta İsrail yerleşimlerinden gelen ürünlere yasak getirme gibi adımları mümkün kılar.
Ancak, tanıma süreci karmaşık: Tam BM üyeliği için Güvenlik Konseyi’nde dokuz olumlu oy ve daimi üyelerin (ABD, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin) veto etmemesi, ardından Genel Kurul’da üçte iki çoğunluk gerekli.
2011’de benzer bir girişim başarısız olmuş, son olarak 18 Eylül’de ABD’nin ateşkes kararını veto etmesi, bu zorlukları bir kez daha gözler önüne serdi.
Bugün, 193 BM üyesinden 151’i Filistin’i tanıyor. Bunlar arasında Çin, Hindistan, Rusya, birçok Arap ülkesi ve son dönemde Kanada, Avustralya, Portekiz, İngiltere, İspanya, İrlanda ile Norveç yer alıyor. İngiltere’nin kararı,
Bu tanıma dalgası, İsrail-Filistin çatışmasında dönüm noktası olabilir. İngiltere Dışişleri Bakanı Yvette Cooper, İsrail’in Gazze operasyonunu “tamamen pervasız ve korkunç” olarak nitelendirerek, bu kararın ateşkes ve rehinelerin serbest bırakılması çabalarını etkileyebileceğini ifade etti. Öte yandan, İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, tanımanın Hamas’ı ödüllendireceğini ve İsrail’in güvenliğini tehdit edeceğini savunmakta, Gazze ve Batı Şeria üzerinde nihai kontrolü elinde tutacağını vurguluyor.
Filistin’in tanınması, kısa vadede somut değişiklikler yaratmasa da, iki devletli çözüm umutlarını canlı tutacak. İngiltere Başbakan Yardımcısı David Lammy’nin dediği gibi, “hemen etki yaratmayacak olsa da, Filistin devletinin İsrail yanında var olacağı bir çözümün umutlarını sürdürecek.” Ancak, bu adımın pratik etkileri sınırlıdır: İsrail’in işgali devam ederken, tanıma sembolik kalıyor.
Uzun vadede ise, uluslararası baskıyı artırarak müzakere masasını güçlendirebilir – örneğin, Filistin Yönetimi’nin Gazze yönetimini üstlenmesi için reformlar teşvik edilebilir. Sonuç olarak, Filistin’in tanınması, yalnızca bir diplomatik jest değil, uluslararası hukukun ve siyasetin kesişiminde bir stratejik hamle. Bu kararlar, İsrail-Filistin çatışmasının çözümüne katkı sağlayabilir, ancak kalıcı barış için tüm tarafların katılımı şart. İngiltere’nin adımı, diğer Batılı ülkeleri de etkileyecek gibi görünmekte; ancak ABD’nin vetosu gibi engeller, yolun uzun olduğunu gösteriyor.
Yorum bırakın