İsrail’in Gazze’yi ağır bombardımanlar ve buldozerlerle yerle bir eden yıkıcı saldırıları, bölgeyi harabeye çevirirken, ABD Başkanı Donald Trump, Filistin nüfusunu toplu halde başka ülkelere yerleştirme ve bölgeyi “Ortadoğu’nun Rivierası”na dönüştürme planını açıkça savundu. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ile sıkı bir işbirliği içinde geliştirilen bu teklif, uluslararası hukuk, insan hakları ve halihazırda savaş suçu olarak nitelendirilen eylemlerin daha da tırmanmasıyla ilgili ciddi soru işaretleri doğuruyor.
İsrail’in Yıkım Kampanyası
Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırısını takip eden çatışmaların tırmanmasından bu yana, İsrail’in Gazze’deki katliama varan saldırıları eşi görülmemiş bir yıkıma neden oldu. Uluslararası kuruluşların raporlarına göre, 26 Ağustos 2025 itibariyle 62 bin 819 Filistinli hayatını kaybetti; The Lancet gibi tıbbi yayınlar, travma ve açlıktan kaynaklanan dolaylı ölümlerle birlikte gerçek sayının 70.000’i aşabileceğini öngörüyor. Gazze’nin altyapısı tamamen çöktü: Evlerin %90’ından fazlası hasar gördü veya yok edildi; sağlık, su, kanalizasyon ve hijyen sistemleri işlevsiz hale geldi.
Kullanılan yöntemler—yoğun hava bombardımanları ve ardından buldozerlerle kalan yapıların sistematik olarak yıkılması—uluslararası insancıl hukuk kapsamında ciddi bir incelemeye tabi tutuluyor. Dördüncü Cenevre Sözleşmesi, işgalci bir gücün, askeri zorunluluk dışında özel mülkiyeti tahrip etmesini yasaklar (Madde 53). Ayrıca, Madde 147, sivillere yönelik kasıtlı saldırıları, sivil altyapının gereksiz yere yok edilmesini ve toplu cezalandırmayı ağır ihlaller, yani savaş suçları olarak tanımlar. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) Roma Statüsü de bu kuralları destekler ve sivil nesnelere yönelik kasıtlı saldırıları ile askeri gerekçesiz yaygın, uzun vadeli çevresel zararlara yol açan eylemleri suç sayar.
Uluslararası Af Örgütü ve Birleşmiş Milletler gibi insan hakları kuruluşları, İsrail güçlerinin Gazze’nin doğu sınırında “tampon bölgeler” oluşturmak amacıyla binaları, hatta hasarsız olanları bile sistematik olarak yıktığını belgeledi. BBC Verify’ın uydu görüntüleri ve videolarla gerçekleştirdiği analizler, El-Sureyc ve Abasan el-Kebire gibi bölgelerin kontrollü patlamalar, ekskavatörler ve buldozerlerle adeta haritadan silindiğini ortaya koyuyor. Eleştirmenler, bu eylemlerin Hamas’ın altyapısını—örneğin tüneller veya roket fırlatma noktaları—hedef almanın ötesine geçtiğini ve Gazze’yi yaşanmaz hale getirmeyi amaçlayan bir toplu cezalandırma politikası gibi göründüğünü savunuyor. Bu, Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 33. Maddesi’ne açıkça aykırıdır.
İsrail, bu operasyonların Hamas’ın askeri kapasitesini ortadan kaldırmak için gerekli olduğunu iddia ediyor. Ancak eylemlerin kapsamı ve ayrım gözetmeyen niteliği, orantılılık ve ayrım yapma ilkelerine ilişkin ciddi endişeler uyandırıyor. Yardım, su ve elektrik girişinin engellenmesi, insani krizi daha da kötüleştiriyor ve açlığın bir savaş silahı olarak kullanıldığı suçlamalarına yol açıyor—ki bu, Roma Statüsü’nde ayrı bir savaş suçu olarak tanımlanır.
Trump’ın Yerleştirme Vizyonu: Yıkımdan Nüfussuzlaştırmaya Giden Yol
Bu yıkım ortamında, Trump’ın planı devreye giriyor ve Gazze’nin geleceğini kökten değiştirecek bir vizyon sunuyor. 2025 boyunca yaptığı açıklamalar ve röportajlarda Trump, Gazze’yi çatışma sonrası bir “emlak fırsatı” olarak nitelendirerek, lüks bir merkeze dönüştürmeyi önerdi. Planın temelinde, yaklaşık 2 milyon Filistinlinin çevredeki ülkelere kalıcı olarak yerleştirilmesi, geri dönüş hakkı olmaksızın yer alıyor. Trump, bu süreci “gönüllü bir seçim” olarak tanımladı ve Filistinlilere çatışmadan uzak, “çok daha iyi yaşam koşulları” sunulacağını iddia etti. Ancak bir röportajında, yıkımın ölçeği nedeniyle Filistinlilerin “başka bir seçenekleri” olmayacağını açıkça belirtti ve yerleştirmenin “geçici ya da kalıcı” olabileceğini ifade etti.
Planın ayrıntıları belirsizliğini korusa da, yabancı hükümetlerle aktif müzakereler de yürütülüyor. Buna dair medyaya son yansıyan haberlere göre İsrail’in, Güney Sudan ile Gazze’deki Filistinlilerin sürgün edilmesine dair görüşmelerde bulunduğu yanısıdı.
Netanyahu, planı “dahiyane” ve “devrimci” olarak nitelendirerek, Trump ile Beyaz Saray toplantılarında tam bir iş birliği içinde olduğunu doğruladı. İsrail’in aşırı sağcı bakanları, örneğin Itamar Ben-Gvir, Filistinlilerin sürülmesi çağrılarını destekleyerek Trump’ın söylemini güçlendirdi.
BM uzmanları ve Uluslararası Af Örgütü gibi eleştirmenler, bu planı, işgal altındaki bölgeden sivil nüfusun bir kısmının zorla nakledilmesini yasaklayan Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49. Maddesi’ne aykırı bir savaş suçu olarak kınıyor. Geri dönüş hakkının reddedilmesi, 1951 Mülteci Sözleşmesi’nin geri göndermeme (non-refoulement) ilkesini de ihlal ediyor.
Sosyal medya ve kamuoyu tartışmaları, geniş çaplı bir endişeyi yansıtıyor. X platformunda kullanıcılar, planı “buldozerlerle kolonyalizm”, “kalıcı sürgün” ve savaş suçu olarak tanımlıyor.
Yıkım, Nüfussuzlaştırmanın Ön Habercisi mi?
İsrail’in devam eden yıkım faaliyetleri ile Trump’ın yerleştirme planı arasındaki bağlantı oldukça çarpıcı. Gazze’nin sistematik olarak yerle bir edilmesi—Trump’ın bizzat “yıkım alanları” olarak adlandırdığı geniş bölgeler yaratılması—nüfussuzlaştırmanın pratik bir öncüsü olabilir. Bölgeyi yaşanmaz hale getirerek, bu eylemler Filistinlileri “gönüllü” yer değiştirmeye zorlayabilir ve zorla yer değiştirme ile teşvik edilen göç arasındaki sınırı belirsizleştirir. BM Özel Raportörü Francesca Albanese ve diğerleri, bu durumu soykırım ve insanlığa karşı suç iddialarıyla ilişkilendiriyor; burada yıkım, etnik temizliği kolaylaştıran bir araç olarak işlev görüyor.
Eğer İsrail’in buldozerle yıkımları, askeri gereklilikten çok, ABD himayesinde gelecekteki yeniden geliştirme için araziyi temizlemeyi amaçlıyorsa, bu, savaş suçu endişelerini daha da artırıyor. UCM’nin Filistin toprakları üzerindeki yargı yetkisi, ABD’nin katılımının Amerikan yetkililerini kovuşturmaya açık hale getirebileceğini gösteriyor; bu, Brookings Enstitüsü analizlerinde de belirtildiği üzere Trump’ın planı, bu vizyonu destekleyerek ve finanse ederek, bu ihlallerde suç ortaklığı riskini taşıyor.
Sonuç
Trump’ın Gazze planı, İsrail’in yıkıcı kampanyasıyla birleştiğinde, çatışmada tehlikeli bir tırmanışı temsil ediyor. Hamas’a karşı başlatılan askeri saldırılar, şimdi bütün bir nüfusun kalıcı olarak yerinden edilmesiyle sonuçlanmaya doğru ilerliyor; bu, uluslararası hukukun temel ilkelerini açıkça ihlal ediyor. UCM tarafından yürütülecek bağımsız soruşturmalar ve insani normların uygulanması, bu durumun modern bir etnik temizlik trajedisine dönüşmesini önlemek için hayati önem taşıyor. Eğer müdahale edilmezse, Gazze Filistinlerin kanıyla ve hayatlarıyla işgal edilmiş topraklara dönüşecek. Yoksa İsrail’in enkazları bile buldozerle yerle bir etmesinin, Gazzelilere dönecek bir yer bırakmama amacından başka bir şey değil.
Yorum bırakın